kendi ana kıtalarında ve diğer dünyalarda durum farklı mıydı?haşa, ipini koparan bunların yolunu izliyordu. sömürgecilik moda olmuştu adeta. taktik belliydi kaynakları yağmala, ana karada bizim çocuklara işlet , sonra sat babam sat, ye babam ye. bu bizim çocuklar da eskinin yönetilenleriydi ama bi delikanlı abimiz tezgahı çözüverdi ve yazdıklarıma benzer bi özet geçti tüm dünyaya. bu abinin adı Karl Marks'dı. işte size sömürücülerin neden mutsuz olacağının kanıtı; hem bu kadar insanı sömürüp mutlu olamazsınız(manevi kanıt), hem de bi gün onlar sizin tepenize biner(maddi kanıt). yeter ulan dediler, bu ne günde 14 saat boğaz tokluğuna burdayız. önce makinelere saldırdılar çünkü makineler tahakküm için kullanılıyordu, saatler de öyle. insanlara emirler yağdıran bıyıklı bir makine gibiydi saatler. böylece avcı-toplayıcı ruhumuza bir dönem yeniden kavuştuk, biz o döneme Paris Komünü diyoruz. dünyanın dört bir yanında bu ruh örgütlenmeye başladı, makinalaşmaya, sömürüye, emperyalizme ve bizi insanlıktan çıkaran her şeye karşı çıktılar. amaçları mutlu bir insanlık nesli kurmaktı. doğadan koparılıp zamanla git gide daha küçük mekanlara hapsedilmemizi de hazmedemiyorlardı. bu çocukların bir kısmı kötü yola sapıp düşmanı oldukları şeye dönüştüler, her yerde olabileceği gibi ama büyük çoğunluğu bugün unutulmayacaklar.
işçilerin bir kısmı baskıyla pes ettirildi mücadeleden, bir kısmı da görece refaha kavuşunca 'aman abi bana mı kaldı dünyayı kurtarmak' dedi. ama farkında olmadıkları o dünyanın aslında kendileri olduğuydu. buhar makineleri endüstriyel araçlara dönüştü. zamandan kazandılar. ama patron istedikçe istedi, yetmedi yetemiyordu. obezite hastalığına düşmüş ama farkında değildi. bütün zayıf çocuklar da onun izindeydi saçma bi şekilde; 'paran varsa herşeyin var hacı' dediler karamsar bir aptallıkla. o zaman dahi onlara gülen aydınlık muzipler mevcuttu tabi. işte saçmalık ve angutluk tam buradaydı; bir martı uçurumdan aşağı atlamıştı, diğerleri de peşindeydi. bu tabloyu deşifre eden dostumuz ise Paulo Freire isimli bir Brezilyalı olmuştu (ezilenlerin pedagojisi).
şimdi bu güruh sizden şunu istiyor; iyi okullar bitirin, iyi işlere girin aman ulan para kazanın, aman ulan boşta durmayın. oysa ki boşta durmakla boş durmak arasında çok fark vardır. geberin, ölün, bitin ama emekli olunca göl kenarında mangal yapın. içinizi boş bırakın, ayak uydurun, zulme ve sömürüye ses etmeyin. siz misiniz bu dünyanın polisi? evet sizsiniz, çünkü sessiz kaldığınız her an sadece başkaları zarar görmez, içiniz boşalır, değersiz bir zombiye dönersiniz. sonra dersiniz ki; onca param, saltanatım var ama neden mutlu olamıyorum. saçma bi psikolağa gidersiniz, sizden saçma olan o adam da size der ki ; yogaya başlamalısın. tabi ki sarmaz, saramaz.
hepsinden dangalakça olan ise sizi inandırmalarıdır, bu böyle gelmiş böyle gider. nah gider, gidiyor mu? avcı-toplayıcıyken böyle miydik? üstelik milyon yıllık insanlık tarihinde onbinlik bi döneme göre genelliyorlar, aptallık mankafalık. ayrıca dönemlerine uymayan mert insanları göremiyorlar, iyilerin en büyük yanılgısı kötülerin şansına olan inançları ve karamsarlıklarıdır. kötüler de taşa takılır, iyiler buna şans demeli, daha iyiler ise hepsini şans bilmeli.
işçilerin bir kısmı baskıyla pes ettirildi mücadeleden, bir kısmı da görece refaha kavuşunca 'aman abi bana mı kaldı dünyayı kurtarmak' dedi. ama farkında olmadıkları o dünyanın aslında kendileri olduğuydu. buhar makineleri endüstriyel araçlara dönüştü. zamandan kazandılar. ama patron istedikçe istedi, yetmedi yetemiyordu. obezite hastalığına düşmüş ama farkında değildi. bütün zayıf çocuklar da onun izindeydi saçma bi şekilde; 'paran varsa herşeyin var hacı' dediler karamsar bir aptallıkla. o zaman dahi onlara gülen aydınlık muzipler mevcuttu tabi. işte saçmalık ve angutluk tam buradaydı; bir martı uçurumdan aşağı atlamıştı, diğerleri de peşindeydi. bu tabloyu deşifre eden dostumuz ise Paulo Freire isimli bir Brezilyalı olmuştu (ezilenlerin pedagojisi).
şimdi bu güruh sizden şunu istiyor; iyi okullar bitirin, iyi işlere girin aman ulan para kazanın, aman ulan boşta durmayın. oysa ki boşta durmakla boş durmak arasında çok fark vardır. geberin, ölün, bitin ama emekli olunca göl kenarında mangal yapın. içinizi boş bırakın, ayak uydurun, zulme ve sömürüye ses etmeyin. siz misiniz bu dünyanın polisi? evet sizsiniz, çünkü sessiz kaldığınız her an sadece başkaları zarar görmez, içiniz boşalır, değersiz bir zombiye dönersiniz. sonra dersiniz ki; onca param, saltanatım var ama neden mutlu olamıyorum. saçma bi psikolağa gidersiniz, sizden saçma olan o adam da size der ki ; yogaya başlamalısın. tabi ki sarmaz, saramaz.
hepsinden dangalakça olan ise sizi inandırmalarıdır, bu böyle gelmiş böyle gider. nah gider, gidiyor mu? avcı-toplayıcıyken böyle miydik? üstelik milyon yıllık insanlık tarihinde onbinlik bi döneme göre genelliyorlar, aptallık mankafalık. ayrıca dönemlerine uymayan mert insanları göremiyorlar, iyilerin en büyük yanılgısı kötülerin şansına olan inançları ve karamsarlıklarıdır. kötüler de taşa takılır, iyiler buna şans demeli, daha iyiler ise hepsini şans bilmeli.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder