12 Şubat 2012 Pazar

NEDEN ORMANDAN SONRA BİR GELİŞME YOK 2

  toprak aşkıyla yanıp tutuşan dünya gümbürtülü ve gürültülü silahlarıyla her yöne saldırdı, alan bayrağı dikip bi kağıda burası benimdir yazıyor ve imzalıyordu. bugün buna mülkiyet diyoruz. bu sayede yeni dünyalar keşfedip, soy kırımlarını yaptılar. artık kendi obez hayatlarını yaşamak için toprağı temizlemişerdi.

 kendi ana kıtalarında ve diğer dünyalarda durum farklı mıydı?haşa, ipini koparan bunların yolunu izliyordu. sömürgecilik moda olmuştu adeta. taktik belliydi kaynakları yağmala, ana karada bizim çocuklara işlet , sonra sat babam sat, ye babam ye. bu bizim çocuklar da eskinin yönetilenleriydi ama bi delikanlı abimiz tezgahı çözüverdi ve yazdıklarıma benzer bi özet geçti tüm dünyaya. bu abinin adı Karl Marks'dı. işte size sömürücülerin neden mutsuz olacağının kanıtı; hem bu kadar insanı sömürüp mutlu olamazsınız(manevi kanıt), hem de bi gün onlar sizin tepenize biner(maddi kanıt). yeter ulan dediler, bu ne günde 14 saat boğaz tokluğuna burdayız. önce makinelere saldırdılar çünkü makineler tahakküm için kullanılıyordu, saatler de öyle. insanlara emirler yağdıran bıyıklı bir makine gibiydi saatler. böylece avcı-toplayıcı ruhumuza bir dönem yeniden kavuştuk, biz o döneme Paris Komünü diyoruz. dünyanın dört bir yanında bu ruh örgütlenmeye başladı, makinalaşmaya, sömürüye, emperyalizme ve bizi insanlıktan çıkaran her şeye karşı çıktılar. amaçları mutlu bir insanlık nesli kurmaktı. doğadan koparılıp zamanla git gide daha küçük mekanlara hapsedilmemizi de hazmedemiyorlardı. bu çocukların bir kısmı kötü yola sapıp düşmanı oldukları şeye dönüştüler, her yerde olabileceği gibi ama büyük çoğunluğu bugün unutulmayacaklar.

 işçilerin bir kısmı baskıyla pes ettirildi mücadeleden, bir kısmı da görece refaha kavuşunca 'aman abi bana mı kaldı dünyayı kurtarmak' dedi. ama farkında olmadıkları o dünyanın aslında kendileri olduğuydu. buhar makineleri endüstriyel araçlara dönüştü. zamandan kazandılar. ama patron istedikçe istedi, yetmedi yetemiyordu. obezite hastalığına düşmüş ama farkında değildi. bütün zayıf çocuklar da onun izindeydi saçma bi şekilde; 'paran varsa herşeyin var hacı' dediler karamsar bir aptallıkla. o zaman dahi onlara gülen aydınlık muzipler mevcuttu tabi. işte saçmalık ve angutluk tam buradaydı; bir martı uçurumdan aşağı atlamıştı, diğerleri de peşindeydi. bu tabloyu deşifre eden dostumuz ise Paulo Freire isimli bir Brezilyalı olmuştu (ezilenlerin pedagojisi).

 şimdi bu güruh sizden şunu istiyor; iyi okullar bitirin, iyi işlere girin aman ulan para kazanın, aman ulan boşta durmayın. oysa ki boşta durmakla boş durmak arasında çok fark vardır. geberin, ölün, bitin ama emekli olunca göl kenarında mangal yapın. içinizi boş bırakın, ayak uydurun, zulme ve sömürüye ses etmeyin. siz misiniz bu dünyanın polisi? evet sizsiniz, çünkü sessiz kaldığınız her an sadece başkaları zarar görmez, içiniz boşalır, değersiz bir zombiye dönersiniz. sonra dersiniz ki; onca param, saltanatım var ama neden mutlu olamıyorum. saçma bi psikolağa gidersiniz, sizden saçma olan o adam da size der ki ; yogaya başlamalısın. tabi ki sarmaz, saramaz.

 hepsinden dangalakça olan ise sizi inandırmalarıdır, bu böyle gelmiş böyle gider. nah gider, gidiyor mu? avcı-toplayıcıyken böyle miydik? üstelik milyon yıllık insanlık tarihinde onbinlik bi döneme göre genelliyorlar, aptallık mankafalık. ayrıca dönemlerine uymayan mert insanları göremiyorlar, iyilerin en büyük yanılgısı kötülerin şansına olan inançları ve karamsarlıklarıdır. kötüler de taşa takılır, iyiler buna şans demeli, daha iyiler ise hepsini şans bilmeli.

NEDEN ORMANDAN SONRA BİR GELİŞME YOK?

 bence dünyada iki tip insan var, kendini sevenler ve sevmeyenler. birincisi zengin gönüllü ve cesurken, diğeri karamsar ve bencil. biri eğer bir nehirden faydalanıyorsa nehri kullanan diğer canlıları ve nehrin kendisini de düşünür, diğeri ise nehri kurutsa umrunda olmaz. biri kendini sevdiği, kendine güvendiği ve inandığı için tüm dünyaya da faydalı olur, diğeri ise sahte bir yücegönüllülük takınır sadece. neticede sadece yanan bir mum ışık verebilir ve kendinden bi şey kaybetmez yanarken.

 birinci gruptaki insanların çoğunlukta olduğu toplumlar mutlu toplumlardır, onlara kendine güvenen toplumlar diyebiliriz ama gördüğünüz üzere bu toplumlara sadece birey üzerinden varılabilir. buradaki insanlar birbirlerine saygı ve sevgi duyarlar, adalet duygusu sahibi, eşitlikçi, yenilikçi ve mert insanlardır. insanları severler çünkü bu ortamı onlarla kurduklarını bilirler.

 şimdi insanlığın hangi tipe yakın olduğunu bulmak için kabaca 10000 yıl önceye gidelim; avcı-toplayıcı ve eşitlikçi toplumlar belki zorunluluktan belki de artık evcilleştirmeye uygun bitkiler yayıldığından tarıma başladılar ve böylece yiyecek sorunu çözüldü. artık göçebe hayvanların peşinden gitmek zorunda değildiler, yerleşik hayata geçip göl kenarında mangal yapmaya başladılar. artık ürün diye bi şey doğdu, kolayca çürüyen ete ve meyveye muhtaç değillerdi. ama ne oldu bu artık ürün; birileri birilerini beslemeye başlıyordu; yönetenler ve yönetilenler diye sınıflara ayrıldılar. yediler, semirdiler ve sayıları aldı yürüdü. değerli tarıım arazilerine sahip olmak için ordular kurdular. evcilleştirdikleri hayvanlarla koyun koyuna yatıp hastalık kaptılar. yönetici-yönetilen, kadın-erkek, çiftçi-zanaatkar gibi farklı sınıflar doğdu. eşitsizlik, uzmanlaşma ve en önemlisi tahakküm ilişkileri aldı yürüdü. şimdi diyeceksiniz eski toplum cennet miydi? bence öyleydi, ufak tefek örneklerle geneli kaçıramam. benim o kadar da bilimsellik kaygım yok, gerçek her zaman iki taraflıdır ama aydınlık tarafından bakmalıyız her zaman. ben ne diye karanlığa dalayım bilimsel olacağım diye, robot muyum lan ben?

 özetle insan ömrü uzadı, yemekler garantilendi ama mutlu insan zarar gördü. gücün (tarımın) büyüsüne kapılan küçük aptallar kendilerini evlere kapatıp, tarım arazilerine zincirlediler. tanrı krallara vergi verip 'aman sevgili tanrımıza zarar gelmesin de bize bol bol ekin versin' dediler. o tanrı kralların ve mitolojilerin nereye evrildiğini zaten biliyorsunuz. bu şamataya ve tantanaya dur diyen abilerimiz, ablalarımız var mıydı? illa ki vardı, onlar özgür ve mutlu insanlar.

 ne dionisoslar, ne tektanrılar , ne vergiler geçti insanlık tarihinden. fatihler, fetihler, komutanlar, kumandanlar, köylüler, dua edenler falan... gel zaman git zaman sanayi devrimi patlak verdi, artık üretim deli gibi hızlandı, geride bıraktığımız zanaatkara dediler ki; sen artık bi patrona çalışacan, bırak tezgahı atla gel şehre. o patronun adı burjuvaydı. burjuva buharlı makinelerle bıdı bıdı iki dakkada yaptırdı malları , sattı dünyanın dört bir tarafına. sonra 'aman ben bu kralların şatosunu naapıyım, yaptırırım kendime bi site , koyarım kapısına üç beş robocop güvenlik, her gün havuzda keyfimi sürerim' dedi. eskinin yönetilenlerini (köylülerini) tıkıştırdı şehirlere bu sefer. vebaydı, sıtmaydı Allah ne verdiyse bunlara musallat oldu.

 burjuva dedi ki; 'yetmez bana bu topraklar, yeni dünyalar keşfetmeliyim'. yol, yemek ve ssk karşılığı kolumbusu yolladı hindistana, git bak bakalım kısa yol falan var mı diyerekten. ama bizim kolombus sağını solunu bilmediğinden bambaşka bi yere ayak basıverdi. bu patron dallaması oradakilere de bela oldu. biz beyazız, ileriyiz diyerek herkese artislik yaptı. hal bu ki yeni dünya yerlileri ondan binlerce yıl ileridedir, ileri olmak mülkiyetle değil bilgelikle, hukukla değil adaletle, polisle değil cesaretle olur. kızılderili, aborjinli dostlarımı tutsak ettiler, ancak kalpleri hürdü ve o gün ölenler bu gün toprakda, ağaçda, belki de sevdiğiniz bir kedinin gözlerinde. devamı gelecek...

8 Ocak 2012 Pazar

world's greatest dad

 şimdi aklınıza çok klasik bi şeyler geldi değil mi? fedakar baba, işte çocukları için şöyle yapıyor şunu yapıyor falan, hayır. bu filmin böyle bir şeyle alakası yok. eğer klasik bir insan değilseniz, temel zevkleriniz amerikan hegamonyası altında gelişmemişse buna bayılacaksınız.



ben klasik bir insanım, çocukluğum amerikan süper kahramanları örnek alarak geçti, sırf süper kahramana benziyor diye mesut yılmaz'ı severdim. bu nedenle alternatif işlere hep ön yargılıyımdır ama bir arkadaş tavsiyesine uyup bu şeyi izleyince pişman olmadım.

 film beni değiştirmedi yine keskin bir iyi kötü ayrımı yapıyor ve hep kötüleri tutuyorum ama bu filmde kendi keskin görüşüme uygun tipler bulamayınca afalladım. eğer absürde meraklıysanız, woody allen seviyorsanız ve ufak şeylerin dayanılmaz saçmalığına tav oluyorsanız torrent edin, download eyleyin derim.

5 Ocak 2012 Perşembe

bakış açınızı değiştirin


 sürekli aynı şeyi yapıp aynı sonucu alıyorsanız ve farklı bir sonuç bekliyorsanız bakış açınızı değiştirin. ağaç değilsiniz neticede.